İLÂHİ SEVDA

Rabbim gerçek manada beni sen sevdin… Niceleri ise sever gibi göründü… Ama daima, kendilerini sevdiler… Çünkü âcizdiler, fâniydiler… Kendilerine bile yetemediler ki, bana yetseler…

Hepsi Sana borçluydu varlığını. Hepsinin bir canı vardı… Ve onlar, kendi canları yanmadıkça, anlayamadılar acıyı… Anlayanlar da zaten, kendilerince bir mânâ çıkardı…

Sen varsın hakkıyla bilen beni… Her şeyimle bilen, her şeyimle seven, bir tek Sen… Sevdiğini biliyorum, zira sevmemiş olsaydın, o kadar kendinle meşgul etmezdin beni. Sevmemiş olsaydın, aratmazdın böylesi…

Sen sevmemiş olsaydın, sevebilir miydim ki Seni?
Sen canımın Cânânı… Sen’in sevginde vefâyı idrak ettim ben… O eşsiz vefâna, karşılık vermekten âciz oldum her zaman… Seni, Senin beni sevdiğin gibi sevmekten âcizim… Zira Sen yaratansın, ya ben? Ben, kul olmayı bile beceremeyen…

Yalnızca Sendeydi tatmin… Sadece Sende. Bir Sen yettin bana… Kimselerle yetinemedim…
Acı çekmeyi sever oldum Senin izninle. Dertlerin içinde gizlenmiş nice derman buldum…

Sevdirdiğince sevdim Seni… Buldurduğunca buldum… Bir Sen varsın Bâkî olan… Geride ne varsa fâni… Bütün varlıkların hepsi fâni… Kimi güzel, kimi çirkin, kimi vasat, ama işte her biri fâni… Dallardaki çiçekler, göklerdeki bulutlar, çöller, pınarlar hep fâni… Seraplar ve gölgeler fâni…

Çöllerde kalmayı sevdim Seninle… Yalnızdım, kalabalıklar içinde… Her şeyde Senin sanatını görmeyi sevdim ben… Herkeste Senden bir tecelli bulmayı sevdim… Yıldızlarda nûrunu, güneşte nârını, ateşte hârını bulmayı sevdim.

Hiçbir şeye muhtaç olmayışını sevdim ben. Azîz oluşunu, Kâdir-i mutlak oluşunu sevdim. Settâr oluşunu sevdim. Öylesine güzel bir sırdaştın ki Sen, kimselere bir sırrımı vermedin. Günahıma rağmen yücelttin beni. Şeref ikram ettin. Ekrem-ül ekremînsin…

Kulunu sevmeni sevdim. Ey Rabbim! Ben unuttum, unutmadın. Ben, adını anmadım, yine de bırakmadın. Yüceler yücesi aşkına karşılık vermek varken, Seni bırakıp başkalarına yandım… Yine de vazgeçmedin benden.

Sevdin beni, oysa, ben Sana kul bile olamadım. Nankörlük ettim. Yine de nimetlerini esirgemedin.
Şikayet eden, sızlanan, dert yanan hep ben oldum. Sen, sabrettin. Sen sevdin beni… Bense vefâsız bir sevgiliydim. Kıymetini bilemedim.

Şimdi, cemâlinin hasretiyle yanıyorum. Ve Senin muhabbetin fâni hazları benden yok etti. O kadar ki, güneşin kavurucu sıcağında da, serinleten rüzgarda da, Senin hasretin içindeyim.

Senin sadece sanatını seyretmek yetmiyor artık! Şahdamarımdan daha yakın olmanı sevdim. Ama bu bile yetmedi bana. Korkuyorum perdeler arkasında kalmaktan. Korkuyorum, başkalarına görünüp de beni mahrum koymandan. Cemâlin… Tüm derdim bu ey Rabbim!
Cemâlin tüm derdim bu ey Rabbim.

Dayanamam Mevlâm! Ne olur Sensiz bırakma beni! Biliyorum ki, ne yaparsam yapayım, cemâlini hak edecek bir sermaye biriktiremem.
Seni hak edecek gücüm yok benim. Seni hak edecek amelim yok. Hiçbir şeyim yok ey en Güzel!

Ellerim bomboş. Üstelik günah kirleriyle lekeliyim. Bembeyaz gelemiyorum Sana… Yarattığın gibi tertemiz değilim. Dünya kirletti beni, nefsim aldattı. Şeytana kandım. Müflisim. Vallahi hiçbir şeyim yok!

Duyduğum iştiyakın sebebi, yine Sensin. Sensin her yanımda… Sensin varlığım… Zenginliğim Sensin… Tüm sefilliğime rağmen yine de Seni isteyişim, sırlarındandır.
Bilmiyorum, bilen Sensin. Ve eğer, murâdıma, maksûduma, matlûbuma, yani Sana, yani Senin Cemaline kavuşursam bir gün, bu da sadece Senin merhametin.

Sermayem yok Sevgili! Tüm sermayem, rahmetin… Lokmanın bile derman olamayacağı derdimin, dermanısın Sen!
Yârsın!
Cansın!
Şifâsın!
Lokmanda değil ey Yâr, Sendedir benim devâm!
Sana kavuşmadıkça, huzur da bana haram!
Sermayem rahmetin, ilâcım Cemâlindir,
vesselâm!

Hiçbir şey yoktu, yalnız Sen vardın. Hiçbir şey yoktu, aşkın vardı. Aşkını izhâr ettin, yarattın bizi. Muhabbet ettin, yarattın beni…
Vahdaniyetinin tecellîsiyle bütün kalplere bir katre aşk iksiri serptin. Ehadiyetinin tecellisiyle bütün kalpler Sana âşık…

Bildim, seven sendin beni!.. Bütün varlıklarda yansıyan güneş gibi, sevgisiyle saran Sendin beni… Annemin merhamet yüklü sesi, yüreğini yüreğimin üstüne koyan dostun merhabası, başımı okşayan Peygamber eli, hâtırasıyla hüznümü alan sevgilinin sohbeti… bildim hep Sendendi.

Sevdin, sonra kopmaz bir zincirle kendine çektin. Zincirin her bir halkası, Senden tecellîlerdi.
Aşkına âşık olduğum Mecnûn “Sen”din. Aynalarda seyrettiğim Yûsuf, “Sen”!..

Sonsuz siyah güller, lâcivert akşamların iğde kokusu, hüzün yüklü sonbahar, yağmurun toprağa dokunuşu, bir gül renginde eriyen akşamlar, Dost’un yüzü, sevdiğim ne varsa, hep “Sen”dendi.
“Tecellî, tecellî edeni gösterir.” (a.g.e., Hazret-i Mevlânâ)
Sûretlerde nihân olan Sevgili, ey Sevgili!..

Yetimler Yetîmi’ne «vedduhâ» sırrıyla tecellî ederken, O’nu tek olana, “bir olan”a çekiyordun. Başka bütün kapıları kapatırken, hep açık olan kapına çağırıyordun.
Bildim, kalbimdeki her bir muhabbet tecellisiyle beni de kendine çekiyorsun. Çekiyorsun ve bırakıyorsun. Bırakıyorsun ki, kanayayım; zayıf yanlarımı tanıyayım. Seni bulayım.

Sonra yine çekiyorsun. Bu, hüzünlü bir şehrâyîn. Bu, bitimsiz bir med-cezir. Bu, içimdeki Mûsâ’yla Firavun savaşı; sulhü yok!..
Sevgili, en Sevgili!..


Sûretlerden geçerek, Sana erdir beni!.. Merhametinle arındır, kalbimi!…

 

KAYNAK:

Arkadaşımız Kardelen Dilek Kıncal’a bu güzel, duygulu ve içten mesajından dolayı teşekkürler! İnşallah İlahi sırra erer ve Allah nasib ederse bize de şefaat edersin! Mimoza33; 04 Eylül 2008

http://kardelendilekkincal.spaces.live.com/