Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

NASREDDİN HOCA’NIN  HAYATINDAN KARANLIKTA ÇAKAN ŞİMŞEK GİBİ ZULÜMDEN KURTARICI İLAÇLAR

Nasreddin Hoca’nın Timur ’lu fıkraları bize aydın iktidar ilişkisinin nasıl olması gerektiğine dair ipuçları verir. Aydın, iktidarın  (siyasi gücün) hiçbir zaman yanında olmamalı, yanında olmak durumunda kalsa bile bu gücü karşısına almayı göze alabilmelidir. Siyasi güç her zaman için hata yapmaya, yönettiği insanlara haksızlık etmeye mütemayildir.Bu, biraz da kaçınılmazdır. Hiçbir hata ve haksızlık yapmamaya niyetli olsa bile, bu niyetin tahakkuk etmesi dünya tarihinde hep istisna olmuştur.Çünkü,

Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu

Gelir de adl-i ilahi Ömer’den sorar onu

Diye düşünen,halifeliği boyunca adaleti tecelli ettirmek için uyku uyumayan bir Ömer’in bir daha yeryüzü tarihinde sahneye çıkması zor görünmektedir. (Yakında Dünyanın 5.Hakimi Mehdi a.s. çıkacak, o zaman adalet, güzel ahlak, huzurun egemen olduğu Altın Çağ yaşanacak; Yazarın notu) Kaldı ki, siyasi güç Ömer’de olsa bile, aydının onu hata ve haksızlık yaptığı anda kılıcıyla ( kalemiyle, sözüyle) düzeltmeye hazır beklemesi gerekir ki, ancak böylece siyasi erkin yaymış olduğu yandaşlık hastalığının aydına sirayet etmesinden kurtulmuş olunur.Bu anlamda Nasreddin Hoca, siyasi erkin hatalarına, haksızlıklarına, olumsuzluklarına gülüyor, onu alaya alıyor, dalga geçiyor, onu düşünmeye ve kendisine çeki düzen vermeye çağırıyor; eleştirileriyle gücün karşısında duruyor .Elbette o, Timur zamanında yaşamış, Timur’un sofrasında bulunmuş, onunla ava çıkmış, ok atmış, hamama gitmiş, ona kazın ayağının nasıl olduğunu öğretmiş, onu tehdit etmiş, yerine göre ondan korkmuş … biri değil. Olsa olsa Akşehir’de bir Moğol beyine veya Moğol yanlısı bir Selçuklu emirine karşı aydın olmasının, özellikle halk aydını olmasının hakkını teslim etmiştir. Fakat Anadolu’yu bir ölüm kasırgası gibi kasıp kavuran, şehirleri önce kan gölüne çevirip sonra ateşe veren, Küçük Asya’nın üzerinden yükselen dumanları, feryadı, figanı, ahı seyrederek afyon çekmiş gibi keyiflenen bu topal hükümdardan halkımız intikamını Nasreddin Hoca’yla almıştır. Bu, Nasreddin Hoca’nın  büyüklüğünü göstermenin yanında, halkımızın haksızın  ve zalimin yanında olmayışının , zulme rıza göstermeyişinin de bir göstergesi olsa gerekir.

İşe yaramaz olduğu, hiçbir niteliği bulunmadığı halde, sırf iktidar arkaladığı için el üstünde tutulan ve sesi çok çıkan insanlar bulunur. Hoca’nın eşeğini ise gerçekten Timur arkalamıştır:

Bilirsiniz, Anadolu’da yaşlanan atları, eşekleri serbest bırakıp çayıra salarlar ve bir daha da ardına düşmezler. Hoca’nın eşeği de yaşlanmış, iş göremez hale gelmiş. Hoca da kendine genç bir eşek alarak, ihtiyar uzun kulağı dağa salıvermiş.

Artık ne işi varsa, Timur dağda dolaşırken bu eşeği görmüş, haline acımış. Kimdir bunun sahibi, niye bakmıyor eşeğine, bulun getirin diye tellal çıkarmış. Hoca’yı huzura getirmişler.

Timur, ‘‘Bana bak Hoca, saçınla sakalınla, utanmıyor musun bu hayvanı dağda bayırda kimsiz kimsesiz bırakmaya? Şimdi eşeğini alıp götüreceksin, ona, adam gibi bakacaksın, Yemini suyunu eksik edersen, karışmam. Bir ay sonra gelip bakacağım, eğer eşeğin tüyünü yılan gibi pırıl pırıl görmezsem, vay o kavuklu başının haline!…’’

Hoca’ya can kaygısı sardı ya, artık durur mu, borç etmiş, harç etmiş, arpasıydı, otuydu, yoncasıydı, tımarıydı eşeği paşalar gibi ağırlamış, hiçbir şeyini eksik etmemiş, E, yediğini inkar edecek değil ya, hayvan da kendine gelmiş, arada bir keyifli keyifli anırmaya başlamış. Eşeğin bu halini içine sindiremeyen Hoca,

‘‘Anır, günün senin günün, nasıl olsa Aksak Timur gibi arkan var, anır!’’ demiş.

Güçü elinde bulunduranlar alimdi, bilgindi, bilgeydi demezler, bu alemde bir ben varım havasına bürünerek herkesi hor hakir görürler, aşağılamak isterler. Çokları bu duruma ‘‘Can tatlı’’ yahut, ‘‘Viran olası hanede evlad ü ıyal var’’ gerekçesiyle ses çıkarmazlar. Ama, Nasreddin Hoca’dır bu, karşısında Timur da olsa sözünü esirgemez.

Timur, Hoca’yı görmek dilemiş. Hoca, nedir ecep diye söylene söylene hünkarın çadırına vardığından, hürmet göstermişler. Timur’un yanında yer vermişler. Halktan haktan, havadan sudan konuşurlarken, Timur damdan düşer gibi,

‘‘Hoca, eşekle senin aranda ne fark var?’’ demiş.

Hoca içinden kör şeytan kör gözüne deyip üstüne bir de la havle çektikten sonra bir Timur’un yüzüne, bir aralarındaki mesafeye bakmış,

‘‘Bir minder var sultanım’’demiş.

*        *        *        *        *

Hoca’nın hesap veremeyeceği kimse yoktur. Velev ki Timur onu, hesapları yanlış tuttuğunu, zimmetine para geçirdiği için, tuttuğu hesapları yedirdiği subaşının yerine vergi toplamaya memur etsin.

Timur’un kulağına Akşehir subaşısının vergi hesaplarında tahrifat yaptığı, zimmetine para geçirdiği haberi ulaşmış. Namlı bir yiyici olan subaşı, defterleri koltuğunun altına alıp huzura çıkmış. Timur defterleri şöyle bir karıştırmış, sonra her sayfayı koparıp subaşıya yedirmiş. Vergi toplama işine de Hoca’yı memur etmiş.

Hoca alınacak verilecek ne varsa, toplamış çıkarmış, yazmış çizmiş, hesap özetini bir kül pidesinin üzerine yaparak Timur’un huzura çıkmış ve,

‘‘Sultanım, işte bu dönemin vergi hesabı’’ demiş. Timur, bir pideye, bir Hoca’ya bakıp,

‘‘Hoca, pide üzerine hesap mı yapılır?’’ dediğinde rahmetli,

‘‘Huyunuzdur sultanım belki subaşıya yaptığınızı bana da yaparsınız, onun için hesapları kül pidesine yaptım’’demiş.

*        *        *        *        *

Buyruk verme makamında olanlar,işlerin yolunda gitmediğini, aksaklıkların ve sekmelerin olduğunu bilmeyebilirler. Bu durumu herkes bilmesine ve kınamasına rağmen, işin müsebbibiyle yüz yüze gelindiğinde dut yemiş bülbüle dönerler. Oysa Hoca, işlerin yolunda gitmediğini, kazın ayağının nasıl olması gerektiğini kazın ayaklarından birini yemek suretiyle gösterir. Bunu yalnızca Timur’a kazların iki ayakları olduğunu anlatmak için yapmaz, belki kazlara ayaklarının farkına varmaları gerektiğini de öğretmiş olur.

Hoca bir gün Timur’la sohbet ederken Akşehir’ de kaz bolluğundan ve kendi kazlarından bahsetmiş olacak ki Timur, Hoca’dan bir kaz kızartması ister. Hoca da kazlarından birini kızartır, götürürken, yolda dayanamaz, kazın bir budunu mideye indirir. Bu kadarı yeter diyerek kazın geri kalanını Timur’un önüne koyar.Tepsinin örtüsünü açan Timur,

‘‘Hoca, nerede bu kazın bir  ayağı ?’’ der.

Hoca elbette canım çekti, mideye indirdim demez:

“Bilmez misiniz sultanım, bizim Akşehir’in kazları tek ayaklıdır’’ der.

Topal olmasından dolayı bunu kendine hakaret sayan Timur, öfkeden kıpkırmızı kesilir, tam Hoca’yı paylayacakken, Hoca, aşağıda, tek ayak üstünde güneşlenen kazları göstererek,

‘‘Bakın, hepsi tek ayaklı!…’’der.

Timur hemen bir adam çağırtıp, sopayla kazları kovalatır. Sopayı yiyen kazlar can havliyle kaçışmaya başlarlar.Bunun üzerine,

‘‘Hoca, hani bunlar tek ayaklıydı?’’ dediğinde rahmetli,

‘‘Sultanım, o sopayı sen yeseydin vallahi dört ayaklı olurdun!…’’ der.

*        *        *        *        *

Anadolu’yu anasından doğduğuna pişman eden, halka ne yapacağına şaşırttıran Timur’a, bir Akşehirli ’ nin afiyet olsun yerine merhaba demesini doğal karşılamak gerekir. Nasreddin Hoca, ‘‘Bizim Akşehir’in merhabası ağız tadıyladır’’ diyerek insanımızın şaşkınlığında bile bir tatlılık bulunduğunu yalnızca Timur’a değil yedi cihana söylemek ister.

Şu Akşehir’de benden başka kimlerin sözü dinleniyor acaba diye Timur bir gün şehrin ileri gelenleriyle tanışmak için onları otağına davet ediyor. Ayrılırken de ayıp olmasın diye şerbet ikram ettirir. Şerbetler altın tepsi üstünde gelir, ilk bade Timur’a sunulur. Sultan afiyetle şerbeti bitirdiğinde, Akşehir eşrafından biri afiyet olsun diyeceği yerde merhaba demesin mi… Timur bu ne münasebetsizlik der gibi adamcağızın yüzüne bakınca Hoca merhum,

‘‘Siz bilmezsiniz sultanım, bizim Akşehir’in merhabası ağız tadıyladır’’ der.

*        *        *        *        *

Yazıklanmak bir rahatlama ilacıdır. Çoğumuz başımıza gelen musibetlerden ders çıkaracağımız yerde ah vah eder, rahatlarız. Bu rahatlık bizim gözlerimizi bağlar ki, sonra yine benzer durumlara düşmekten kurtulamayız. Bir de başımıza gelen iki ayaklı musibetler vardır ki, onların başımıza gelmesi, başımıza geçmesi bir nevi bizim isteğimizledir. Yani nasılsak öyle yönetiliriz. Kendimizi iyi yönde değiştirmediğimiz için başımıza gelenlerde de bir iyileşme olmaz. Hasılı, Hoca merhumun dediği gibi, Allah dağına göre kış verir.

Timur, bir şehri almaya görsün, şehrin akıllı uslu kişilerine hep aynı soruyu sorarmış:

‘‘Söyleyin bakalım, Emir Timur adil midir, zalim midir?’’

Adil olmadığını kendisi de biliyor olacak ki, adilsin diyeni de, zalimsin diyeni de idam ettirirmiş. Hele bazı kurnazların, hem adilsin hem zalimsin, biraz adilsin biraz zalimsin gibi aşure cevaplarına sinirlenir, bunların önce dillerini kestirir sonra öldürtürmüş.

Akşehir’e geldiği günün hemen ertesinde şehrin eli kalem tutanları, ağzı laf yapanları toplayıp yine aynı soruyu sormuş:

‘‘Ben adil miyim, zalim mi?’’

Hoca merhum olacakları sezmiş mi nedir, hemen ayağa kalkıp,

‘‘Sultanım, ne lüzum var böyle bir soruya, bilirsiniz Allah dağına göre kış verir, sizi de başımıza Allah gönderdi.’’ demiş.

Timur gelir gelmez namını duyduğu Hoca’nın bu cevabını sevmiş, yalnızca ileri gelenlerini değil, Akşehir’in geri kalanını da bağışlamış.

KAYNAK: Nasreddin Hoca, Mehmet Aycı, Semerkand Yayıncılık, İstanbul 2006


YAZARIN NOTU: İnşaallah bu ibretli hikayeler, ruh dünyamıza yeni bakış açıları katar ve o metotları hayatımıza uygulamalıyız. Bir de Timur’un filinden (aslında o zamanki Moğol beyinden) rahatsız olan halkın, hem “Öncülük et” diye istekte bulunup ardından Nasreddin Hoca’yı Timur’un huzuruna çıkarken yalnız bırakması, Mevlana Hazretlerinin halka yaptığı sitemi ve tarihteki başka örnekleri de katarsak, halkın adalet mücadelesinde gerekeni yapmadığı, bu işin evliya ve mücahidlere düştüğü açıkça ortaya çıkmaktadır !

Nefsi emmare ve Şeytan’ın esaretinden kurtulmak için birçok kez manasını inceleyerek Kıyamet Süresini okumak, kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapmamak gerektiğinin farkına varmak, doğruları ve yanlışları anlamak sonra günahlara tövbe etmek ve kamil bir veliye bağlanmak gerek !

Hakiki müminin anlama kabiliyetinde yanlışlık olmaz! Sağlıcakla.

Memduh ÖZCAN, Öğretmen Yazar,

11.02.2011

memduhozcan@yahoo.com