Category: Edebiyat_FIKRA


Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

NASREDDİN HOCA’NIN  HAYATINDAN KARANLIKTA ÇAKAN ŞİMŞEK GİBİ ZULÜMDEN KURTARICI İLAÇLAR

Nasreddin Hoca’nın Timur ’lu fıkraları bize aydın iktidar ilişkisinin nasıl olması gerektiğine dair ipuçları verir. Aydın, iktidarın  (siyasi gücün) hiçbir zaman yanında olmamalı, yanında olmak durumunda kalsa bile bu gücü karşısına almayı göze alabilmelidir. Siyasi güç her zaman için hata yapmaya, yönettiği insanlara haksızlık etmeye mütemayildir.Bu, biraz da kaçınılmazdır. Hiçbir hata ve haksızlık yapmamaya niyetli olsa bile, bu niyetin tahakkuk etmesi dünya tarihinde hep istisna olmuştur.Çünkü,

Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu

Gelir de adl-i ilahi Ömer’den sorar onu

Diye düşünen,halifeliği boyunca adaleti tecelli ettirmek için uyku uyumayan bir Ömer’in bir daha yeryüzü tarihinde sahneye çıkması zor görünmektedir. (Yakında Dünyanın 5.Hakimi Mehdi a.s. çıkacak, o zaman adalet, güzel ahlak, huzurun egemen olduğu Altın Çağ yaşanacak; Yazarın notu) Kaldı ki, siyasi güç Ömer’de olsa bile, aydının onu hata ve haksızlık yaptığı anda kılıcıyla ( kalemiyle, sözüyle) düzeltmeye hazır beklemesi gerekir ki, ancak böylece siyasi erkin yaymış olduğu yandaşlık hastalığının aydına sirayet etmesinden kurtulmuş olunur.Bu anlamda Nasreddin Hoca, siyasi erkin hatalarına, haksızlıklarına, olumsuzluklarına gülüyor, onu alaya alıyor, dalga geçiyor, onu düşünmeye ve kendisine çeki düzen vermeye çağırıyor; eleştirileriyle gücün karşısında duruyor .Elbette o, Timur zamanında yaşamış, Timur’un sofrasında bulunmuş, onunla ava çıkmış, ok atmış, hamama gitmiş, ona kazın ayağının nasıl olduğunu öğretmiş, onu tehdit etmiş, yerine göre ondan korkmuş … biri değil. Olsa olsa Akşehir’de bir Moğol beyine veya Moğol yanlısı bir Selçuklu emirine karşı aydın olmasının, özellikle halk aydını olmasının hakkını teslim etmiştir. Fakat Anadolu’yu bir ölüm kasırgası gibi kasıp kavuran, şehirleri önce kan gölüne çevirip sonra ateşe veren, Küçük Asya’nın üzerinden yükselen dumanları, feryadı, figanı, ahı seyrederek afyon çekmiş gibi keyiflenen bu topal hükümdardan halkımız intikamını Nasreddin Hoca’yla almıştır. Bu, Nasreddin Hoca’nın  büyüklüğünü göstermenin yanında, halkımızın haksızın  ve zalimin yanında olmayışının , zulme rıza göstermeyişinin de bir göstergesi olsa gerekir.

İşe yaramaz olduğu, hiçbir niteliği bulunmadığı halde, sırf iktidar arkaladığı için el üstünde tutulan ve sesi çok çıkan insanlar bulunur. Hoca’nın eşeğini ise gerçekten Timur arkalamıştır:

Bilirsiniz, Anadolu’da yaşlanan atları, eşekleri serbest bırakıp çayıra salarlar ve bir daha da ardına düşmezler. Hoca’nın eşeği de yaşlanmış, iş göremez hale gelmiş. Hoca da kendine genç bir eşek alarak, ihtiyar uzun kulağı dağa salıvermiş.

Artık ne işi varsa, Timur dağda dolaşırken bu eşeği görmüş, haline acımış. Kimdir bunun sahibi, niye bakmıyor eşeğine, bulun getirin diye tellal çıkarmış. Hoca’yı huzura getirmişler.

Timur, ‘‘Bana bak Hoca, saçınla sakalınla, utanmıyor musun bu hayvanı dağda bayırda kimsiz kimsesiz bırakmaya? Şimdi eşeğini alıp götüreceksin, ona, adam gibi bakacaksın, Yemini suyunu eksik edersen, karışmam. Bir ay sonra gelip bakacağım, eğer eşeğin tüyünü yılan gibi pırıl pırıl görmezsem, vay o kavuklu başının haline!…’’

Hoca’ya can kaygısı sardı ya, artık durur mu, borç etmiş, harç etmiş, arpasıydı, otuydu, yoncasıydı, tımarıydı eşeği paşalar gibi ağırlamış, hiçbir şeyini eksik etmemiş, E, yediğini inkar edecek değil ya, hayvan da kendine gelmiş, arada bir keyifli keyifli anırmaya başlamış. Eşeğin bu halini içine sindiremeyen Hoca,

‘‘Anır, günün senin günün, nasıl olsa Aksak Timur gibi arkan var, anır!’’ demiş.

Güçü elinde bulunduranlar alimdi, bilgindi, bilgeydi demezler, bu alemde bir ben varım havasına bürünerek herkesi hor hakir görürler, aşağılamak isterler. Çokları bu duruma ‘‘Can tatlı’’ yahut, ‘‘Viran olası hanede evlad ü ıyal var’’ gerekçesiyle ses çıkarmazlar. Ama, Nasreddin Hoca’dır bu, karşısında Timur da olsa sözünü esirgemez.

Timur, Hoca’yı görmek dilemiş. Hoca, nedir ecep diye söylene söylene hünkarın çadırına vardığından, hürmet göstermişler. Timur’un yanında yer vermişler. Halktan haktan, havadan sudan konuşurlarken, Timur damdan düşer gibi,

‘‘Hoca, eşekle senin aranda ne fark var?’’ demiş.

Hoca içinden kör şeytan kör gözüne deyip üstüne bir de la havle çektikten sonra bir Timur’un yüzüne, bir aralarındaki mesafeye bakmış,

‘‘Bir minder var sultanım’’demiş.

*        *        *        *        *

Hoca’nın hesap veremeyeceği kimse yoktur. Velev ki Timur onu, hesapları yanlış tuttuğunu, zimmetine para geçirdiği için, tuttuğu hesapları yedirdiği subaşının yerine vergi toplamaya memur etsin.

Timur’un kulağına Akşehir subaşısının vergi hesaplarında tahrifat yaptığı, zimmetine para geçirdiği haberi ulaşmış. Namlı bir yiyici olan subaşı, defterleri koltuğunun altına alıp huzura çıkmış. Timur defterleri şöyle bir karıştırmış, sonra her sayfayı koparıp subaşıya yedirmiş. Vergi toplama işine de Hoca’yı memur etmiş.

Hoca alınacak verilecek ne varsa, toplamış çıkarmış, yazmış çizmiş, hesap özetini bir kül pidesinin üzerine yaparak Timur’un huzura çıkmış ve,

‘‘Sultanım, işte bu dönemin vergi hesabı’’ demiş. Timur, bir pideye, bir Hoca’ya bakıp,

‘‘Hoca, pide üzerine hesap mı yapılır?’’ dediğinde rahmetli,

‘‘Huyunuzdur sultanım belki subaşıya yaptığınızı bana da yaparsınız, onun için hesapları kül pidesine yaptım’’demiş.

*        *        *        *        *

Buyruk verme makamında olanlar,işlerin yolunda gitmediğini, aksaklıkların ve sekmelerin olduğunu bilmeyebilirler. Bu durumu herkes bilmesine ve kınamasına rağmen, işin müsebbibiyle yüz yüze gelindiğinde dut yemiş bülbüle dönerler. Oysa Hoca, işlerin yolunda gitmediğini, kazın ayağının nasıl olması gerektiğini kazın ayaklarından birini yemek suretiyle gösterir. Bunu yalnızca Timur’a kazların iki ayakları olduğunu anlatmak için yapmaz, belki kazlara ayaklarının farkına varmaları gerektiğini de öğretmiş olur.

Hoca bir gün Timur’la sohbet ederken Akşehir’ de kaz bolluğundan ve kendi kazlarından bahsetmiş olacak ki Timur, Hoca’dan bir kaz kızartması ister. Hoca da kazlarından birini kızartır, götürürken, yolda dayanamaz, kazın bir budunu mideye indirir. Bu kadarı yeter diyerek kazın geri kalanını Timur’un önüne koyar.Tepsinin örtüsünü açan Timur,

‘‘Hoca, nerede bu kazın bir  ayağı ?’’ der.

Hoca elbette canım çekti, mideye indirdim demez:

“Bilmez misiniz sultanım, bizim Akşehir’in kazları tek ayaklıdır’’ der.

Topal olmasından dolayı bunu kendine hakaret sayan Timur, öfkeden kıpkırmızı kesilir, tam Hoca’yı paylayacakken, Hoca, aşağıda, tek ayak üstünde güneşlenen kazları göstererek,

‘‘Bakın, hepsi tek ayaklı!…’’der.

Timur hemen bir adam çağırtıp, sopayla kazları kovalatır. Sopayı yiyen kazlar can havliyle kaçışmaya başlarlar.Bunun üzerine,

‘‘Hoca, hani bunlar tek ayaklıydı?’’ dediğinde rahmetli,

‘‘Sultanım, o sopayı sen yeseydin vallahi dört ayaklı olurdun!…’’ der.

*        *        *        *        *

Anadolu’yu anasından doğduğuna pişman eden, halka ne yapacağına şaşırttıran Timur’a, bir Akşehirli ’ nin afiyet olsun yerine merhaba demesini doğal karşılamak gerekir. Nasreddin Hoca, ‘‘Bizim Akşehir’in merhabası ağız tadıyladır’’ diyerek insanımızın şaşkınlığında bile bir tatlılık bulunduğunu yalnızca Timur’a değil yedi cihana söylemek ister.

Şu Akşehir’de benden başka kimlerin sözü dinleniyor acaba diye Timur bir gün şehrin ileri gelenleriyle tanışmak için onları otağına davet ediyor. Ayrılırken de ayıp olmasın diye şerbet ikram ettirir. Şerbetler altın tepsi üstünde gelir, ilk bade Timur’a sunulur. Sultan afiyetle şerbeti bitirdiğinde, Akşehir eşrafından biri afiyet olsun diyeceği yerde merhaba demesin mi… Timur bu ne münasebetsizlik der gibi adamcağızın yüzüne bakınca Hoca merhum,

‘‘Siz bilmezsiniz sultanım, bizim Akşehir’in merhabası ağız tadıyladır’’ der.

*        *        *        *        *

Yazıklanmak bir rahatlama ilacıdır. Çoğumuz başımıza gelen musibetlerden ders çıkaracağımız yerde ah vah eder, rahatlarız. Bu rahatlık bizim gözlerimizi bağlar ki, sonra yine benzer durumlara düşmekten kurtulamayız. Bir de başımıza gelen iki ayaklı musibetler vardır ki, onların başımıza gelmesi, başımıza geçmesi bir nevi bizim isteğimizledir. Yani nasılsak öyle yönetiliriz. Kendimizi iyi yönde değiştirmediğimiz için başımıza gelenlerde de bir iyileşme olmaz. Hasılı, Hoca merhumun dediği gibi, Allah dağına göre kış verir.

Timur, bir şehri almaya görsün, şehrin akıllı uslu kişilerine hep aynı soruyu sorarmış:

‘‘Söyleyin bakalım, Emir Timur adil midir, zalim midir?’’

Adil olmadığını kendisi de biliyor olacak ki, adilsin diyeni de, zalimsin diyeni de idam ettirirmiş. Hele bazı kurnazların, hem adilsin hem zalimsin, biraz adilsin biraz zalimsin gibi aşure cevaplarına sinirlenir, bunların önce dillerini kestirir sonra öldürtürmüş.

Akşehir’e geldiği günün hemen ertesinde şehrin eli kalem tutanları, ağzı laf yapanları toplayıp yine aynı soruyu sormuş:

‘‘Ben adil miyim, zalim mi?’’

Hoca merhum olacakları sezmiş mi nedir, hemen ayağa kalkıp,

‘‘Sultanım, ne lüzum var böyle bir soruya, bilirsiniz Allah dağına göre kış verir, sizi de başımıza Allah gönderdi.’’ demiş.

Timur gelir gelmez namını duyduğu Hoca’nın bu cevabını sevmiş, yalnızca ileri gelenlerini değil, Akşehir’in geri kalanını da bağışlamış.

KAYNAK: Nasreddin Hoca, Mehmet Aycı, Semerkand Yayıncılık, İstanbul 2006


YAZARIN NOTU: İnşaallah bu ibretli hikayeler, ruh dünyamıza yeni bakış açıları katar ve o metotları hayatımıza uygulamalıyız. Bir de Timur’un filinden (aslında o zamanki Moğol beyinden) rahatsız olan halkın, hem “Öncülük et” diye istekte bulunup ardından Nasreddin Hoca’yı Timur’un huzuruna çıkarken yalnız bırakması, Mevlana Hazretlerinin halka yaptığı sitemi ve tarihteki başka örnekleri de katarsak, halkın adalet mücadelesinde gerekeni yapmadığı, bu işin evliya ve mücahidlere düştüğü açıkça ortaya çıkmaktadır !

Nefsi emmare ve Şeytan’ın esaretinden kurtulmak için birçok kez manasını inceleyerek Kıyamet Süresini okumak, kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapmamak gerektiğinin farkına varmak, doğruları ve yanlışları anlamak sonra günahlara tövbe etmek ve kamil bir veliye bağlanmak gerek !

Hakiki müminin anlama kabiliyetinde yanlışlık olmaz! Sağlıcakla.

Memduh ÖZCAN, Öğretmen Yazar,

11.02.2011

memduhozcan@yahoo.com

Reklamlar
 

                      

GENİŞ BAKIŞ AÇISI VE KADER

NE ZAMAN NE OLACAĞI BELLİ OLMAZ!

Baykal, sabah yürüyüşünü yaptığı arkadaşlarına AYM’ nin kararını değerlendirirken, Ne zaman ne olacağı belli olmaz" diyerek, şu hikayeyi anlattı:

Çin’de yaşayan bir yaşlı köylünün güzel bir atı varmış. Köylü neredeyse bütün işlerini bu at sayesinde yaparmış. Bir gün köylünün atı kaybolmuş. Haberi alan komşuları, ‘Bundan sonra ne yapacaksın, bir atın vardı o da gitti. Artık büyük sıkıntı duyacaksın’ der.

Komşularını dinleyen köylü ‘Durun bakalım ne zaman ne olacağı belli olmaz. Atımın kaybolduğu doğrudur. Şimdilik sadece bu tespiti yapmak gerekir’ der. Aradan kısa bir süre geçer, köylünün atı, beraberinde 10 tay ile geri döner. Köylünün etrafına toplanan komşuları bu defa ‘Ne kadar şanslı adamsın, atın gitti, yanında 10 tay getirdi’ der.

Köylü, ‘Atımın beraberinde 10 tane tay getirdiği doğrudur. Ama bu büyük bir olay değildir. Şimdilik sadece bir atım ve 10 tayım olduğu tespitini yapmak lazım’ der. Aradan bir süre geçer. Köylünün büyük oğlu, tayları eğitirken birinin üzerinden düşer ve ayağını kırar. Komşuları, ‘Ne bahtsız adamsın’ der.

Köylü, ‘Oğlumun ayağının kırıldığı doğrudur. Ama bu, bu kadar büyük bir olay değil. Sadece bunu tespit etmek yeterlidir’ der. 10 gün sonra Çin İmparatoru savaş kararı verir. Eli silah tutan sağlam ne kadar genç varsa askere çağrılır. Köydeki bütün gençler götürülür. Askere gitmeyen tek genç, köylünün ayağı kırık oğlu olur. Köylü komşularına döner, ‘Gördünüz mü, ne zaman ne olacağı belli olmaz. Tespitte bulunmak yeterlidir. Bir olay ile her şeyin bittiği ya da kazanıldığı anlamını çıkartmak hatadır’ der."

GÖNDEREN: Ayhan Bey’e teşekkürler ve başarı dilekleriyle…

YORUM: Deniz Baykal Bey veya böyle bir hikayeyi hafızasında unutulmazlar arasına koyup hayatında hep göz önüne alanların , er ya da geç bazı önemli gerçekleri keşfetmeleri kuvvetle muhtemeldir…Deniz Bey’e de özellikle “Din işleri ile Dünya işlerinin ne kadar birbirinden ayrıldığı ve bu konudaki gerçeğin anlaşılmasında akıl-bilimin rehberliği mi üstündür  yoksa Allah c.c. ve O’nun Sistemi mi üstündür püf noktasında 360 derecelik bakış açısıyla Hakikati keşfetmesini diliyoruz…

        Hatırıma gelmişken, bendeniz de başka bir düşündürücü fıkrayı bu vesileyle anlatmak istiyorum. Dünyadaki bütün doğru bilgiler, öğütler ve faydalı metotlar, benimsenerek hayatta uygulanırsa faydalı olur !

“DİNİN VE SABUNUN İYİLİK VE FAYDASI KİME?

        Dinin lüzumuna inanmayan bir sabun imalatçısı, bir din adamına;

  –Sizin anlattığınız dinin, dünyaya iyilik getirdiği görülmüyor.

Dünya aradan geçen bunca yüzlerce yıla rağmen, hala kötü insanlarla dolu…demişti.

O sırada çamur içinde oynayan küçük bir çocuğun önünden

geçiyorlardı. Din adamı dedi ki:

–Sabunun da dünyaya pek fazla iyilik getirmediği anlaşılıyor.

Zira dünyada hala pek çok pislik, pek çok pis insan var.

Sabuncu itiraz etti:

–Ama sabun kullanıldığı zaman faydalıdır.

Din adamı taşı gediğine koydu:

        –Evet, din de öyle, uygulanırsa ve yaşanırsa, dünyaya iyilik getirir.”

        Evrenin Yaratıcısı Allah c.c. ve O’nun İslam Dini, Evrensel Sistemde, otomobilin yedek tekerleği gibi değil, motoru gibidir !!!!

        Üst Sistem, daima bütün âlemleri gözetliyor ve kontrol ediyor! Sonsuz güç ve güzellik sahibi, gerçek dost, vekil ve yardımcı olan, merhametlilerin en merhametlisi, Mülkün sahibi, Hesap Günü’nün Sahibi Allah’a hamd olsun!

        Selam, güzel keşifler ve iyi dileklerimle…Mimoza33, 08.08.2008 Cuma

       

DELİ FIKRALARI…

  
 
 

DELİ FIKRALARI J

 

01. ZİL ÇALDI

Delileri uçağa bindirmişler, bir şehirden ötekine naklediliyorlardı.Ama o kadar çok gürültü yapıyorlardı ki, sonunda pilot dayanamadı, uçağı ikinci pilota teslim ederek içeride ne olup bittiğini görmek istedi.

Deliler uçakta hep bir ağızdan bağırıp çağırıyorlardı.Baktı, en başta, bir deli, ötekilere uymamış, akıllı, uslu oturuyordu.

-Sen neden bağırmıyorsun? diye soracak oldu.

Adam :

-Ben bunların öğretmeniyim, diye cevap verdi. Onlar da benim öğrencilerim.Şimdi teneffüsteler de onun için ses çıkartmıyorum.

Pilot, çaresiz yerine döndü. Bir süre geçti.Bir an geldi ki sesler büsbütün kesiliverdi.

Pilot:

-Aman çok güzel! diye sevindi.Herhalde kendinin öğretmen olduğunu sanan deli, ötekileri derse almış olsa gerek, diye düşündü.

Ama dakikalar geçiyor, arkadan hiç bir ses seda çıkmıyordu. Pilot biraz daha bekledikten sonra merak etti. Gidip bakmak istedi.

Bir de ne görsün! Uçağın kapısı açık ve içeride öğretmenden başka kimsecikler yok değil mi!

Dehşetle sordu :

-Öğrencilerin nerede?, diye…

-Dersler bitti. Hepsini evlerine gönderdim!

 

 

02. PATLAYAN MISIRLAR

Bir gün bir bilim adamı yılbaşı nedeniyle hastaneleri gezip akıllanan delileri salmaya karar vermiş. Bir sürü hastaneyi gezmiş fakat hiç akıllandığına kanaat getirilen deliye rastlamamış.

       En sonunda bir hastaneye gitmiş bir de bakmış ki bütün deliler zıplıyor hemen onlarla ilgilenen doktorlara sormuş:
-"Bunlar neden böyle zıplıyorlar?"
-"Bunlar kendilerini mısır patlağı zannediyorlar." demiş

       Bir de bakmışlar ki bir tanesi zıplamadan yatağın üzerinde sabit bir şekilde duruyormuş. Hemen ona yaklaşarak sormuş.
-"Sen neden zıplamıyorsun?"
-"Ben tavaya yapıştım…"

 

03. DELİ MİSİN?

Deli adamın biri bir gün balkondan aşağı olta sarkıtmış, yoldan geçen biriyse adama sormuş:

-"Kaç balık tuttun" demiş. Deli ise adama:

-"Deli misin be adam, burada balık ne arar !"

           

04. YÜZER Mİ?

Delinin birisi saatini hastane bahçesindeki havuza atmış.Bunu gören arkadaşı yanına yanaşmış ve konuşmaya başlamışlar:

-"Niye attın saati havuza?"

-"Nasıl yüzdüğünü görmek için."

-"Peki, kurdun mu?"

-"Hayır."

-"Enayi, hiç kurmadan yüzer mi??"

 

                  

05. KARIŞTIRSANA…

 

İki deli havuzun başına gelirler, biri hemen havuza atlar, suyu içer, azcık içdikten sonra tükürür bunu gören öbür deli, “Ne yaptın lan sen?” der.

Havuzdaki deli, “Geçen gün iki şeker atmıştım; tatlı oldu mu diye bakıyordum ama olmamış.” der.

Dışardaki deli : “Ulen sen deli misin nesin, karıştırsana…”

 

06. KIRMIZI OTOBÜS

Bir gün doktorlar delileri test etmek istiyorlarmış ve kim akıllandıysa, onu bırakacaklarmış. Duvara kocaman bir resim asmışlar. Resim kırmızı otobüs resmiymiş. Doktorlar delilere "Atlayın otobüse" demişler ve deliler resime doğru yürüyüp girmeye çalışmışlar. Bir deli arkada dikilmiş. Doktorlar "Bu neden otobüse girmiyor" diye. Deli cevaplamış:

-Biletim yoktu…

 

07. İKİ DELİ

Akıl hastanesinden kaçan iki deli, karşıdan gelen bekçiyi görünce, iri gövdeli bir çınarın arkasına saklandılar.
Bekçi, onların ayak seslerini işitmişti. Sordu; "Kim o?"
İçlerinden biri kedi gibi miyavladı.
       Bu başarılı miyavlamadan sonra bekçi yürüyüp gidiyordu ki delilerin ayakları altındaki yapraklar hışırdadı.
Bekçi geri dönüp yine seslendi: "Kim var orada?"
İkinci deli cevap verdi; " Bir kedi daha."

 

 

 

08. OLEY!

       Bir gün deliler hastanesinde yangın çıkmış . Herkes kaçmış ama bir deli iki üç kat yukarıda kalmış inmiyor. Ne yapsalar aşağı indiremiyorlar. itfaiye nafile! En sonunda iki üç deli kırmızı bi branda getirip germişler. Doktorlar sormuş; "Ne yapıyorsunuz siz?" Biri cevap vermiş:"Yukarıdaki kendini boğa sanıyor, kırmızıyı görünce aşağı atlıyacak."Vaay bunlar akıllanıyor galiba! "derken yukardaki atlamış. Bizim deliler bağırmış:"OLLEEEEY!!"

 

09. DELİK

       Bir akıl hastanesinde deliler her teneffüsde dışarı çıkarlarmış ve hepsi de bir deliğin içine bakıyormuş. Bir gün doktor bahçede yürürken bunları görmüş ve doktor da merak edip deliğe bakmaya gitmiş. Tam deliğin yanına geldiği zaman deliler, “Sıraya geç!” diye bağırmışlar.

Doktor sıraya geçmiş, sıra ona geldiği zaman doktor eğilmiş deliğe bakmış bakmış bir şey görememiş. Doktor arkasını dönmüş ve, “Ben bir şey göremedim!” demiş. Bunun üzerine deli de: “Ben 40 yıldan beri bakıyorum, bir şey göremiyorum, sen ilk bakışta mı göreceksin !?” demiş (::

 

 10. ANAHTAR SENDE DİMİİİİİİİ ?

      Bir gün doktorlar 3 deliyi testten geçireceklermiş.
Bu yüzden duvara bir kapı resmi çizmişler. Doktorun biri:

     -Birinci deli gelsin,demiş. Deli gelmiş açmaya çalışmış çalışmış, açamamış.
Diğer doktor:
-ikinci deli gelsin, demiş.
O da zorlamış zorlamış ama kapıyı açamamış.
Doktor:

     -Üçüncü deli gelsin, demiş.
O durmuş durmuş, sonra açmaya çalışmış. Açamayınca biraz durmuş.
Doktorlardan biri, diğer doktorun kulağına fısıldayarak şöyle demiş:
     -Galiba bu anladı, demiş.
       Sonra 3.deli demiş ki:

    -Anladıımm, anahtar sende dimiiiiiii……..:))))))))